21 Şubat 2026 Cumartesi

Travis - The Man Who LP




1997’de İskoç dörtlü Travis ilk albümleri Good Feeling’i yayımladığında, 12 adet dosdoğru indie rock parçasından oluşan bu set eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmıştı. İki yıl ileri sarıyoruz ve grup ikinci albüm The Man Who ile çıkageliyor; bu kez Britanyalı eleştirmenlerin büyük kısmı ya soğuk yaklaştı ya da bazıları doğrudan acımasız bir tutum sergiledi. Buna karşın hayranlar albümü benimsedi ve Travis iyi sahne performanslarıyla kısa sürede evlere giren bir isim hâline geldi. 

İnternetin herkesin sesini duyurduğu bir mecra hâline gelmesinden önce, eleştirmenler neredeyse dokunulmazdı. Yazdıkları şey önemliydi; adeta kutsal metin sayılırdı. Bu durum da doğal olarak eleştirmenlerde birtakım önyargıların kök salmasına yol açıyordu. Eğer bir grup, eleştirmenin kafasındaki beklentileri karşılamazsa, sonuç kaçınılmaz olarak kötü bir inceleme oluyordu. Hatta bunu bir denklem gibi düşünebiliriz:


Bir grup rock ağırlıklı, yer yer marşvari bir albüm çıkarıyorsa, devam albümü daha da marşvari olmalıdır.

The Man Who, rock temelli marşlarla dolu bir albüm değil. Evet, akılda kalan şarkılar var; ama albüm boyunca hakim olan dingin, melankolik bir hava söz konusu. Doğal olarak, eleştirmenler Travis’ten ilk albümlerindeki o enerjik, yükselen anları çoğaltmalarını beklediklerinden, bu beklenti karşılanmayınca düşük puanlar vermişlerdi.

Neyse ki bugün artık bu tür saçma muhasebeler tamamen geçerli değil.

Her neyse… 27 yıl geçtikten sonra The Man Who’yu artık tüm önyargılardan arınmış şekilde dinlemek mümkün.


The Man Who hâlâ bir yana sapış albümü. Bir melankoli havası tüm parçaları sarıp sarmalasa da, grubun ilk albümde gösterdiği melodik sezgi burada da capcanlı. Radiohead’in yapımcısı Nigel Godrich’in prodüktör koltuğunda oturması da şarkılara beklenmedik bir derinlik katmış.

Single’ları hepimiz biliyoruz: “Writing to Reach You”, “Driftwood”, “Why Does It Always Rain on Me?” ve “Turn”… 1999–2000 arasında radyolarda adeta hüküm sürdüler. Tümü harika parçalar ama single olmayanlara baktığımda eleştirmenlere biraz hak veriyorum: “The Fear”, “Slide Show” ve “The Last of the Laughter” gayet iyi; “As You” ve “Luv” idare eder; “She’s So Strange” ise gerçekten kötü bir şarkı. Yani on parçadan yedisi hatırı sayılır bir seviyede. Bir de gizli parça “Blue Flashing Light” var; müzikal olarak grubun ilk albümünü andırıyor, sözleri ise daha karanlık ve albümün genel havasına uyuyor. Benim puanım 8.5: Albüm sağlam ama mükemmel değil; yer yer aksayan parçalar var. Sanırım benim görüşüm hayranlarla eleştirmenlerin arasında bir yerde duruyor.


The Man Who’nun ardından Travis durdurulamaz görünüyordu; Coldplay, Turin Brakes, Keane, Elbow ve Starsailor gibi yürekten çalan indie gruplar yükselişteyken Travis’in yanlış yapması zordu. Nitekim 2001’de yayımlanan üçüncü albüm The Invisible Band, The Man Who’daki tüm pürüzleri törpüleyen harika bir çalışma oldu. Derken The Strokes sahneye çıktı ve Travis’in popülerliği hızla düşmeye başladı. Yine de grup bugün hâlâ albüm yapıyor ve The Man Who’nun dokusunu yanlarında taşımaya devam ediyor.

Yani trajik bir hikâye değil ama benim gözümde Travis, kendi zamanının bir ürünü. “Why Does It Always Rain on Me?” muhtemelen 90’ların en iyi şarkıları listelerinde kendine yer bulacak.Çok ama çok iyi bir parça..


Bugün hala grubu dinliyorum ve yeni çalışmalarını takip ediyorum 90'lrın sonu, 2000 lerin başından bu yana takibe değer üç gruptan biri, diğer ikisi mi tabii ki Coldplay ve Keane...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...