Cover albümler çoğu zaman iki ayrı sepete kendiliğinden ayrılır. Birinde, dinleyenin zihninde en ufak bir iz bırakmadan tozlu raflara karışacak, ilhamdan yoksun, tekdüze yorumlar yığılır. Diğer, çok daha küçük olanında ise, önceki ustaların izini yalnızca takip etmekle yetinmeyip, şarkılara kendi ruhunu üflemeyi başaran sanatçılar yer alır. O seçkin sınıfa dâhil olmak isteyenler, yorumladıkları her parçaya kendilerine özgü bir dokunuş katmanın yolunu bulur; öyle ki o eserler, yeni icracısının karakteriyle yeniden can bulur.
Şarkıcı ve piyanist Kandace Springs'in önceki albümü Indigo zaman zaman pop ve R&B esintilerinin bir ortak paydada eridiği, bir karışım sunarken; ilk albümü ise daha geleneksel blues tınılarına yaslanıyordu. Springs, üçüncü uzunçaları The Women Who Raised Me ile bu iki çizgiden de ziyadesiyle sapıyor ve kendisini hiç tereddütsüz o ikinci, nitelikli sepete yerleştiriyor.
Albüm, Springs’in kariyerine ilham veren kadın vokalistlerin ünlenmiş şarkılarından oluşturduğu bir seçkiyi barındırması açısından yeni bir dönemi temsil ediyor. Sanatçı, bu yolculukta gitarist Steve Cardenas, kontrbasçı Scott Colley ve davulcu Clarence Penn’den oluşan bir triyoyu da yanına almış; bu isimlerin her birinin, Springs’in esin kaynağı olan o güçlü kadınlarla ayrı ayrı bağları bulunuyor.
Bu üçlünün varlığı, çoğunlukla akustik bir karakter taşıyan The Women Who Raised Me albümüne hak ettiği ağırlığı ve meşruiyeti kazandırıyor. Üstüne bir de yüksek profilli konuk sanatçılar eklenince, albümün nostaljik yahut ‘eski kafalı’ bir tınıya sapmasının da önüne geçilmiş oluyor. Springs’in şarkı söyleyişindeki berraklık, yalınlık ve duruluk her parçada hissediliyor; çağdaş teknolojinin imkânlarından yararlansa da ona asla teslim olmuyor.
Springs, özellikle bir doruk anına doğru kademeli yükselmeyi gerektiren parçalarda parlıyor. “I Put A Spell On You”da piyanonun o tanıdık ritmini ağır ağır kurarken gerilimi adım adım tırmandırıyor. Clarence Penn’in zillerinin iki kanala birden patlayarak yayıldığı o an, David Sanborn’un saksofon solosu devreye giriyor. Bu karanlık, yoğun ve güçlü yorum, sanatçının uygun bir müzikal ortamda neler ortaya koyabileceğine dair kusursuz bir örnek. Springs’in türsel beklentileri ters yüz edebilecek bir geleceğine dair de küçük bir ipucu belki.
Albümün daha sakin sularında dolaşan anlar bile asla sönük kalmıyor. “Pearls” ve “The Nearness of You”, yeterince derin bir iç kıpırtısı taşıyor. Özellikle ikincisinde Avishai Cohen’in hüzünlü trompeti, Springs’in boğazında solan notaların yarattığı o acı-tatlı duyguya ince bir fon oluşturuyor; sanatçı, her bir notayı adeta son damla duygu kalmayana dek sıkıp bırakıyor.
Albümün bir diğer bariz vokal zirvesi, Springs ile Norah Jones’un düeti “Angel Eyes”. Albüme adını veren “Women” listesinde yer alan Jones, burada Springs’i ne gölgede bırakıyor ne de onun altında kalıyor; Ella Fitzgerald’ın 1958’deki ünlü yorumundan daha derinlikli, daha olgun bir versiyon sunuyorlar. Bunun sebebi belki de modern kayıt teknolojisinin pürüzsüzlüğüdür, ancak asıl etki, Jones’un hafif mahzun yorumunun Springs’in olumlu, sıcak cümleleriyle kurduğu dengeden kaynaklanıyor.
Chris Potter’ın saksofonuyla renklenen “Gentle Rain” ve “Solitude” ile David Sanborn’lu önceki işbirliği, Springs’in yanında bir nefesli çalgı olduğunda nasıl da serpildiğini açıkça gösteriyor. Gelenek ya da beklenti baskısına kapılmadan sesini özgürce uzatıyor; üflemelilerin kattığı duygu yükü de her parçayı ayrı bir zerafetle süslüyor.
Modern çağda bir şarkıcının yalnızca sesinin güzelliğine hayran kalmak ne kadar da nadir oldu… Topluma sundukları kişilikler, sosyal tavırları, politik duruşları ya da yapay ses efektlerinin gölgesinde, onları sahneye taşıyan asıl sanatı fark edemez hâle geliyoruz. İnternet çağında şöhretten tamamen kaçınmak elbette imkânsız; ancak Kandace Springs, kendi güçlü yanlarına tutunmaktan ve sahiciliğinden ödün vermemekten yana görünüyor. Dikkatle takip edilesi ve albümleri edinilesi bir sanatçı bence...
Albümün belgesel videosu altta...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder