21 Mart 2026 Cumartesi

Kandace Springs - The Women Who Raised Me Double LP



Cover albümler çoğu zaman iki ayrı sepete kendiliğinden ayrılır. Birinde, dinleyenin zihninde en ufak bir iz bırakmadan tozlu raflara karışacak, ilhamdan yoksun, tekdüze yorumlar yığılır. Diğer, çok daha küçük olanında ise, önceki ustaların izini yalnızca takip etmekle yetinmeyip, şarkılara kendi ruhunu üflemeyi başaran sanatçılar yer alır. O seçkin sınıfa dâhil olmak isteyenler, yorumladıkları her parçaya kendilerine özgü bir dokunuş katmanın yolunu bulur; öyle ki o eserler, yeni icracısının karakteriyle yeniden can bulur.

Şarkıcı ve piyanist Kandace Springs'in önceki albümü Indigo zaman zaman pop ve R&B esintilerinin bir ortak paydada eridiği,  bir karışım sunarken;  ilk albümü ise daha geleneksel blues tınılarına yaslanıyordu. Springs, üçüncü uzunçaları The Women Who Raised Me ile bu iki çizgiden de ziyadesiyle sapıyor ve kendisini hiç tereddütsüz o ikinci, nitelikli sepete yerleştiriyor.


Albüm, Springs’in kariyerine ilham veren kadın vokalistlerin ünlenmiş şarkılarından oluşturduğu bir seçkiyi barındırması açısından yeni bir dönemi temsil ediyor. Sanatçı, bu yolculukta gitarist Steve Cardenas, kontrbasçı Scott Colley ve davulcu Clarence Penn’den oluşan bir triyoyu da yanına almış; bu isimlerin her birinin, Springs’in esin kaynağı olan o güçlü kadınlarla ayrı ayrı bağları bulunuyor.

Bu üçlünün varlığı, çoğunlukla akustik bir karakter taşıyan The Women Who Raised Me albümüne hak ettiği ağırlığı ve meşruiyeti kazandırıyor. Üstüne bir de yüksek profilli konuk sanatçılar eklenince, albümün nostaljik yahut ‘eski kafalı’ bir tınıya sapmasının da önüne geçilmiş oluyor. Springs’in şarkı söyleyişindeki berraklık, yalınlık ve duruluk her parçada hissediliyor; çağdaş teknolojinin imkânlarından yararlansa da ona asla teslim olmuyor.



Springs, özellikle bir doruk anına doğru kademeli yükselmeyi gerektiren parçalarda parlıyor. “I Put A Spell On You”da piyanonun o tanıdık ritmini ağır ağır kurarken gerilimi adım adım tırmandırıyor. Clarence Penn’in zillerinin iki kanala birden patlayarak yayıldığı o an, David Sanborn’un saksofon solosu devreye giriyor. Bu karanlık, yoğun ve güçlü yorum, sanatçının uygun bir müzikal ortamda neler ortaya koyabileceğine dair kusursuz bir örnek. Springs’in türsel beklentileri ters yüz edebilecek bir geleceğine dair de küçük bir ipucu belki.

Albümün daha sakin sularında dolaşan anlar bile asla sönük kalmıyor. “Pearls” ve “The Nearness of You”, yeterince derin bir iç kıpırtısı taşıyor. Özellikle ikincisinde Avishai Cohen’in hüzünlü trompeti, Springs’in boğazında solan notaların yarattığı o acı-tatlı duyguya ince bir fon oluşturuyor; sanatçı, her bir notayı adeta son damla duygu kalmayana dek sıkıp bırakıyor.


Albümün bir diğer bariz vokal zirvesi, Springs ile Norah Jones’un düeti “Angel Eyes”. Albüme adını veren “Women” listesinde yer alan Jones, burada Springs’i ne gölgede bırakıyor ne de onun altında kalıyor; Ella Fitzgerald’ın 1958’deki ünlü yorumundan daha derinlikli, daha olgun bir versiyon sunuyorlar. Bunun sebebi belki de modern kayıt teknolojisinin pürüzsüzlüğüdür, ancak asıl etki, Jones’un hafif mahzun yorumunun Springs’in olumlu, sıcak cümleleriyle kurduğu dengeden kaynaklanıyor.

Chris Potter’ın saksofonuyla renklenen “Gentle Rain” ve “Solitude” ile David Sanborn’lu önceki işbirliği, Springs’in yanında bir nefesli çalgı olduğunda nasıl da serpildiğini açıkça gösteriyor. Gelenek ya da beklenti baskısına kapılmadan sesini özgürce uzatıyor; üflemelilerin kattığı duygu yükü de her parçayı ayrı bir zerafetle süslüyor.


Modern çağda bir şarkıcının yalnızca sesinin güzelliğine hayran kalmak ne kadar da nadir oldu… Topluma sundukları kişilikler, sosyal tavırları, politik duruşları ya da yapay ses efektlerinin gölgesinde, onları sahneye taşıyan asıl sanatı fark edemez hâle geliyoruz. İnternet çağında şöhretten tamamen kaçınmak elbette imkânsız; ancak Kandace Springs, kendi güçlü yanlarına tutunmaktan ve sahiciliğinden ödün vermemekten yana görünüyor. Dikkatle takip edilesi ve albümleri edinilesi bir sanatçı bence...

Albümün belgesel videosu altta...



21 Şubat 2026 Cumartesi

Travis - The Man Who LP




1997’de İskoç dörtlü Travis ilk albümleri Good Feeling’i yayımladığında, 12 adet dosdoğru indie rock parçasından oluşan bu set eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmıştı. İki yıl ileri sarıyoruz ve grup ikinci albüm The Man Who ile çıkageliyor; bu kez Britanyalı eleştirmenlerin büyük kısmı ya soğuk yaklaştı ya da bazıları doğrudan acımasız bir tutum sergiledi. Buna karşın hayranlar albümü benimsedi ve Travis iyi sahne performanslarıyla kısa sürede evlere giren bir isim hâline geldi. 

İnternetin herkesin sesini duyurduğu bir mecra hâline gelmesinden önce, eleştirmenler neredeyse dokunulmazdı. Yazdıkları şey önemliydi; adeta kutsal metin sayılırdı. Bu durum da doğal olarak eleştirmenlerde birtakım önyargıların kök salmasına yol açıyordu. Eğer bir grup, eleştirmenin kafasındaki beklentileri karşılamazsa, sonuç kaçınılmaz olarak kötü bir inceleme oluyordu. Hatta bunu bir denklem gibi düşünebiliriz:


Bir grup rock ağırlıklı, yer yer marşvari bir albüm çıkarıyorsa, devam albümü daha da marşvari olmalıdır.

The Man Who, rock temelli marşlarla dolu bir albüm değil. Evet, akılda kalan şarkılar var; ama albüm boyunca hakim olan dingin, melankolik bir hava söz konusu. Doğal olarak, eleştirmenler Travis’ten ilk albümlerindeki o enerjik, yükselen anları çoğaltmalarını beklediklerinden, bu beklenti karşılanmayınca düşük puanlar vermişlerdi.

Neyse ki bugün artık bu tür saçma muhasebeler tamamen geçerli değil.

Her neyse… 27 yıl geçtikten sonra The Man Who’yu artık tüm önyargılardan arınmış şekilde dinlemek mümkün.


The Man Who hâlâ bir yana sapış albümü. Bir melankoli havası tüm parçaları sarıp sarmalasa da, grubun ilk albümde gösterdiği melodik sezgi burada da capcanlı. Radiohead’in yapımcısı Nigel Godrich’in prodüktör koltuğunda oturması da şarkılara beklenmedik bir derinlik katmış.

Single’ları hepimiz biliyoruz: “Writing to Reach You”, “Driftwood”, “Why Does It Always Rain on Me?” ve “Turn”… 1999–2000 arasında radyolarda adeta hüküm sürdüler. Tümü harika parçalar ama single olmayanlara baktığımda eleştirmenlere biraz hak veriyorum: “The Fear”, “Slide Show” ve “The Last of the Laughter” gayet iyi; “As You” ve “Luv” idare eder; “She’s So Strange” ise gerçekten kötü bir şarkı. Yani on parçadan yedisi hatırı sayılır bir seviyede. Bir de gizli parça “Blue Flashing Light” var; müzikal olarak grubun ilk albümünü andırıyor, sözleri ise daha karanlık ve albümün genel havasına uyuyor. Benim puanım 8.5: Albüm sağlam ama mükemmel değil; yer yer aksayan parçalar var. Sanırım benim görüşüm hayranlarla eleştirmenlerin arasında bir yerde duruyor.


The Man Who’nun ardından Travis durdurulamaz görünüyordu; Coldplay, Turin Brakes, Keane, Elbow ve Starsailor gibi yürekten çalan indie gruplar yükselişteyken Travis’in yanlış yapması zordu. Nitekim 2001’de yayımlanan üçüncü albüm The Invisible Band, The Man Who’daki tüm pürüzleri törpüleyen harika bir çalışma oldu. Derken The Strokes sahneye çıktı ve Travis’in popülerliği hızla düşmeye başladı. Yine de grup bugün hâlâ albüm yapıyor ve The Man Who’nun dokusunu yanlarında taşımaya devam ediyor.

Yani trajik bir hikâye değil ama benim gözümde Travis, kendi zamanının bir ürünü. “Why Does It Always Rain on Me?” muhtemelen 90’ların en iyi şarkıları listelerinde kendine yer bulacak.Çok ama çok iyi bir parça..


Bugün hala grubu dinliyorum ve yeni çalışmalarını takip ediyorum 90'lrın sonu, 2000 lerin başından bu yana takibe değer üç gruptan biri, diğer ikisi mi tabii ki Coldplay ve Keane...

31 Ocak 2026 Cumartesi

Diana Krall - Only Trust Your Heart


Diana Krall’la ve onun yeteneğiyle tanışmamı sağlayan, standartlara olan ilgimi yeniden alevlendiren albüm buydu.

Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Great American Songbook’un o zamansız şarkılarını seviyorsanız, bu albüm sizi muhakkak tatmin edecektir.

Krall o kayıt döneminde henüz genç bir müzisyendi; ama büyük eserlerin yorumlanışındaki ustalığına, arkasındaki eşsiz kadroyu da ekleyince ortaya incelenmeye değer bir çalışma çıkıyor. Basta Ray Brown (ve ayrıca Christian McBride), davulda ilham kaynaklarımdan biri olan Lewis Nash… Bu ritim bölümü gerçekten taş gibi sağlam. Buna bir de Stanley Turrentine’in o eşsiz, kadifemsi tenor saksofon tonunu eklediğinizde, karşınıza kusursuz bir dörtlü çıkıyor — özellikle de Turrentine’in o blues’a yaslanan tonu, albüme ayrı bir ruh katıyor.



Brown’ın Krall’ın kariyerinde önemli bir rol oynadığı bilindiğinden, bu albümün prodüksiyonuna da nasıl yön verdiğini insan ister istemez merak ediyor. Üstelik albümün, 13–16 Eylül 1994 tarihleri arasında, New York’taki Power Station stüdyolarında yalnızca üç günde kaydedilmiş olması gerçekten etkileyici. Krall’ın ilk albümü Stepping Out onun adını duyurmuştu, ama bu albüm — en azından benim açımdan — onun standartlara yeni bir soluk getiren bir yetenek olarak sağlam bir şekilde yerini aldığı çalışma oldu. Hatta bu albümden sonra geri gidip Stepping Out’u arayıp bulmak zorunda kalmıştım; dolayısıyla beni asıl “hayran” yapan albüm budur.

Plak formatı ki benim sahip olduğum çok güzel bir kayıda sahip. Zaten odyofiller bilir Diiana Krall her zaman güzel kayıtlar sunan bir caz sanatçısı.



3 Ocak 2026 Cumartesi

Kandace Springs - Indigo LP


Kimi zaman hayatın ve kariyerin akışına tesadüfler yön verir; neredeyse hiçbir müzisyen yoktur ki “doğru zaman, doğru yer” ilkesine az ya da çok borçlu olmasın. Kandace Springs için o an, belki de 2014 yılında, efsanevi, biricik, tarifsiz Prince’in YouTube’da Sam Smith’in “Stay With Me” şarkısını söylediği kaydına denk geldiği andı.

Prince, Springs’in taşıdığı cevheri anında fark ederek onu Purple Rain’in 30. yıl kutlaması için Paisley Park’a davet etti. Ardından gelen beğeni toplayan bir EP ve büyüleyici televizyon performanslarından sonra Kandace Springs, “dikkatle takip edilmesi gereken isim” olarak işaretlenmişti bile. Bu işaret, 2016’da yayımlanan ilk albümü Soul Eyes ile meyvelerini vermeye başladı. Olgunluğuyla şaşırtan bir vokal ve türler arasında ustalıkla dolaşan bir müzikal kulakla donatılmış bu albüm, Prince’in (ve daha birçoklarının) onda gördüğü potansiyelin gerçekleşmeye başladığını gösteriyordu.


Aradan iki yıl geçtiğinde Springs, büyük ölçüde Karriem Riggins’in rehberliği ve prodüktörlüğünde şekillenen ikinci albümü Indigo ile dinleyicinin karşısına çıktı. Riggins, organik dokularla bezeli zengin bir ses dünyası kurarken, yer yer dijital ritimlerin modern vurgularını da ustalıkla harmanlayarak iş birliğinin ne kadar isabetli olduğunu kanıtlıyor.

Ne var ki albüm boyunca hiçbir unsur, asıl cazibeyi gölgeleyemiyor: Springs’in zahmetsiz, gümüş gibi parlayan vokalleri. İster soul’a göz kırpan bir parça, ister pop tınıları taşıyan bir durak, ister düpedüz bir caz baladı olsun, sesinin billur niteliği tüm berraklığıyla kendini hissettiriyor. O, sahiden de göz ardı edilemeyecek bir vokal gücü.


Albümdeki on üç parça, çoğu vokal albümünden çok daha geniş bir müzikal alanı kapsıyor. Parçaların büyük bölümü özgün eserlerden oluşurken, araya yer yer seçmece yorumlar da serpiştirilmiş. Dünyanın “The First Time Ever I Saw Your Face”in bir başka versiyonuna ihtiyacı var mı tartışılır; ancak Springs bu parçayı öylesine içten, öylesine kaynak malzemeye duyduğu sevgiyle söylüyor ki, bu soru neredeyse anlamsızlaşıyor.

Albümün bir başka noktasında Springs, “Piece of Me” ile Sade’nin topraklarına cesurca adım atıyor. Gerek müzikal, gerek vokal açıdan Sade’nin o eşsiz dünyasını andıran bir iş çıkarmasına rağmen, eser yine de Springs’in kendi ses gücü ve Sade’ye duyduğu hayranlık sayesinde başarıya ulaşıyor.

Albümün zirve noktası ise hiç kuşkusuz “Fix Me”. Melankolik piyano çizgilerine eşlik eden hafif arka ritimler, büyüleyici bir atmosfer yaratıyor. Üstüne bir de Prince’e yapılan zarif sözsel göndermeler eklenince ortaya direnmesi zor bir karışım çıkıyor. Ancak bu, albümün geri kalanının gölgede kaldığı anlamına gelmiyor; aksine albümün güzelliği, parçadan parçaya yapılan zarif üslup değişimlerinde yatıyor. Bu değişimler devrimsel ölçekte olmasa da Springs’e hâkimiyetini korurken ufkunu genişletme imkânı tanıyor.


6 8” adlı parça, sade ve hafif sözlerle başlayan ince yapılı bir eserken, eklenen bas çizgileriyle Erykah Badu ve Georgia Anne Muldrow’un ortak üretimlerini andıran bir düşünceli hava kazanıyor.

Black Orchid” ise dökülen gitar melodisi, kırılgan flüt dokunuşları ve zarif bir dramatik hissiyatla öne çıkıyor.
Unsophisticated” ise adının aksine oldukça rafine: Springs’in büyüleyici vokalleri, Roy Hargrove’un enfes, sükûnetli trompetiyle buluşarak müthiş bir ikili yaratıyor.


Albümün sonlarına doğru bir başka göz alıcı parça bizi karşılıyor: “Love Sucks.”

Amy Winehouse tarzı bir Bond temasını andıran eser, Springs’in kendine yönelik acımasız bir iç döküşünü içeriyor—yeni aşka kapılmanın karşısında duyduğu çaresizliği açıkça lanetlediği dizelerle…

“You play the game so very well /
Seems to me it’s a fairy tale /
I swear that I’m done /
Then love calls and I run /
Somebody help me, I can’t save myself.”

Albümün gerçek yıldızı ise kuşkusuz Springs’in sesinin ta kendisi. Her adımda bir huzur veren, her tarz dönüşümünde pürüzsüzce yol alan bu vokal, albüme bütüncül bir karakter kazandırıyor. Tarzlar arasında yaptığı küçük, zarif geçişler sayesinde albüm hem bütünlük hem çeşitlilik sunuyor.


Artık “takip edilmesi gereken” bir isim olmaktan çıkan Kandace Springs, bugün gönül rahatlığıyla güvenilebilecek bir sanatçı.

Öne Çıkan Parçalar: Black Orchid | Breakdown | Fix Me | Love Sucks

Her odyofilin kolleksiyonunda olması gerekli bir ses ve albüm...



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...