19 Nisan 2026 Pazar

Foreigner - Agent Provocateur LP


Agent Provocateur , Foreigner diskografisinin beşinci halkası olarak, ilk bakışta parlak bir ticari zafer gibi görünse de, derinine inildiğinde insanı düşünmeye sevk eden birtakım çelişkiler barındırır. Yeni baskı kapak tasarımına sahip olanlar için ise ayrı bir muamma söz konusudur: Kapakta yer alan şarkı sıralaması ile orijinal CD üzerindeki sıralama belirgin biçimde farklıdır. Öyle ki açılış ve kapanış parçaları neredeyse yer değiştirmiş gibidir. “Kışkırtıcı ajan” anlamına gelen bu başlık, sanki yalnızca sözlerdeki ilişkisel gerilime değil, albümün kendi iç düzenine de gönderme yapar. Bu bilinçli bir dramaturji midir, yoksa teknik bir tercihin sonucu mudur, bilinmez; fakat albüme gizemli bir çehre kazandırdığı muhakkaktır.

Albüm, grubun önceki işleri gibi yine multi-platin mertebesine ulaşmış ve kariyerlerindeki tek bir numara hiti olan I Want to Know What Love Is’i müzik tarihine armağan etmiştir. Hatta anlatılana göre, Sting dahi solo kariyerinin ilk kayıt sürecinde bu şarkıdan etkilenmiştir; bu husus daha sonra yayımlanan The Very Best... and Beyond derlemesinde de ima edilir.

Şimdi albümü parça parça, daha incelikli bir nazarla ele alalım:

Tooth And Nail:
Albüm, 80’ler estetiğinin o metalik ve endüstriyel synth dokusuyla açılır. Sert, meydan okuyan ve yer yer konuşmalı pasajlarla bezenmiş bu parça, âdeta bir mücadele manifestosu gibidir. Asia ya da Europe repertuvarında yer alsa yadırganmayacak bir kıvam taşır. Daha ilk dakikadan itibaren romantik bir kırılganlıktan ziyade, ilişkiyi savunma refleksi öne çıkar.


That Was Yesterday:

That Was Yesterday, açılıştaki meydan okuyan tavrı sürdürür; ancak bu kez daha melodik ve duygusal bir çerçevede. Dünle hesaplaşma, geçmişe takılı kalmama arzusu, şarkıya diri bir enerji kazandırır. Ne var ki albümün genel bağlamında bu iddianın ne ölçüde sahici olduğu tartışmaya açıktır.

I Want to Know What Love Is:
Bu eser, grubun diskografisinde adeta bir dönüm noktasıdır. Soğuk ve hissiz bir dünyada sahici sevgiyi arayan bir ruhun yakarışı… Lou Gramm’ın vokali ile koro düzenlemesinin ihtişamlı birleşimi, şarkıya neredeyse ilahi bir atmosfer kazandırır. Bu nedenle yalnızca bir hit değil, kolektif bir duygunun tercümanı olmuştur. Yıllar geçse de dans salonlarında, düğünlerde, hatıralarda yaşamaya devam edecektir.

Growing Up The Hard Way:
Daha sade bir altyapı, daha minimal bir prodüksiyon. Sözlerde yine zorluklarla yoğrulmuş bir karakter portresi. Albümün dramatik çizgisini sürdürse de, sanatsal anlamda derin bir iz bırakmaz.

Reaction To Action:
Başlığı, içeriğini doğrudan özetler. Anlatıcı bir karşılık arar; eylemine bir tepki, varlığına bir yankı ister. Bu karşılıklılık arayışı, aslında grubun birçok şarkısında tekrar eden ilişki çıkmazlarının da anahtarıdır. Ancak müzikal bakımdan tekdüzeliğe düşmekten kurtulamaz.


Stranger In My Own House:

Blues esintili bir rock parçası. Kendi evinde yabancı hissetmek, iletişimin kopuşuna dair evrensel bir metafordur. Grup kariyeri boyunca iletişim sorunlarını tekrar tekrar işlemiştir; bu şarkı da o temanın bir başka tezahürüdür.

A Love In Vain:
Love in Vain, yalın 80’ler prodüksiyonu eşliğinde bir aşkın boşa gitmemesi için edilen ısrarlı bir niyazdır. Ancak aynı duygusal temanın sürekli tekrarı, dinleyicide bir kısır döngü hissi uyandırır.

Down On Love:
Down on Love, albümün zarif ve kıymeti bilinmemiş mücevherlerinden biridir. Kırık kalpli birine umut aşılayan bu synth-pop baladı, albümün ağırlaşan ilişki gerilimine karşı tatlı bir denge unsurudur.

Two Different Worlds:
Two Different Worlds, iki insanın aynı mekânda ama farklı dünyalarda yaşamasını anlatır. İletişimsizlik ve yabancılaşma yine merkezde. Bu tema, grubun kariyerinin bu safhasında neredeyse tehlikeli bir tekrar hissi yaratır. Nitekim Lou Gramm, benzer duygusal zemini solo hiti Just Between You and Me’de daha etkileyici biçimde işlemiştir.

She’s Too Tough:
Bir başka 80’ler rock kalıbı. “Zor kadın” teması, albüm boyunca yinelenen ilişki çatışmalarının devamıdır. Bu tekrar, yaratıcı bir çeşitlilikten ziyade tükenmişlik hissi verir.

Albümün adı, içeriğiyle ironik bir uyum içindedir. Mick Jones — hem besteci hem ortak prodüktör olarak — kışkırtıcı rolünü kendine mi, yoksa karşı tarafa mı atfeder? Belki de tüm bu şarkılar, karşı taraftan gelecek en ufak bir yankıyı provoke etme çabasıdır.

Öte yandan, dönemin Los Angeles merkezli rock gruplarının — örneğin Guns N' Roses — cilalı ama sert estetiğinin etkisi de sezilir. Ancak o ham ateş, o içsel isyan, bu albümde tam manasıyla mevcut değildir. İlginçtir ki bu ticari başarı, rock müziğin daha karanlık ve pürüzlü bir yöne evrilmesine de zemin hazırlamıştır; alternatif ve grunge akımlarının yükselişi, adeta bu parıltılı yüzeye bir karşı tepki olmuştur.

Netice itibarıyla Agent Provocateur, iki büyük hitiyle hatırlanan; geri kalanında ise döneme uyum sağlama çabası ile sanatsal öz arasında sıkışmış bir çalışmadır. Ticari kudreti tartışılmazdır; fakat estetik bütünlük bakımından grubun önceki zirvelerinin gerisinde kalır. Dinleyici, gerçek cevherleri keşfetmek için yüzeydeki cilayı sabırla aralamak zorundadır. Fakat herşeye rağmen kolleksiyonluk bir plaktır.

21 Mart 2026 Cumartesi

Kandace Springs - The Women Who Raised Me Double LP



Cover albümler çoğu zaman iki ayrı sepete kendiliğinden ayrılır. Birinde, dinleyenin zihninde en ufak bir iz bırakmadan tozlu raflara karışacak, ilhamdan yoksun, tekdüze yorumlar yığılır. Diğer, çok daha küçük olanında ise, önceki ustaların izini yalnızca takip etmekle yetinmeyip, şarkılara kendi ruhunu üflemeyi başaran sanatçılar yer alır. O seçkin sınıfa dâhil olmak isteyenler, yorumladıkları her parçaya kendilerine özgü bir dokunuş katmanın yolunu bulur; öyle ki o eserler, yeni icracısının karakteriyle yeniden can bulur.

Şarkıcı ve piyanist Kandace Springs'in önceki albümü Indigo zaman zaman pop ve R&B esintilerinin bir ortak paydada eridiği,  bir karışım sunarken;  ilk albümü ise daha geleneksel blues tınılarına yaslanıyordu. Springs, üçüncü uzunçaları The Women Who Raised Me ile bu iki çizgiden de ziyadesiyle sapıyor ve kendisini hiç tereddütsüz o ikinci, nitelikli sepete yerleştiriyor.


Albüm, Springs’in kariyerine ilham veren kadın vokalistlerin ünlenmiş şarkılarından oluşturduğu bir seçkiyi barındırması açısından yeni bir dönemi temsil ediyor. Sanatçı, bu yolculukta gitarist Steve Cardenas, kontrbasçı Scott Colley ve davulcu Clarence Penn’den oluşan bir triyoyu da yanına almış; bu isimlerin her birinin, Springs’in esin kaynağı olan o güçlü kadınlarla ayrı ayrı bağları bulunuyor.

Bu üçlünün varlığı, çoğunlukla akustik bir karakter taşıyan The Women Who Raised Me albümüne hak ettiği ağırlığı ve meşruiyeti kazandırıyor. Üstüne bir de yüksek profilli konuk sanatçılar eklenince, albümün nostaljik yahut ‘eski kafalı’ bir tınıya sapmasının da önüne geçilmiş oluyor. Springs’in şarkı söyleyişindeki berraklık, yalınlık ve duruluk her parçada hissediliyor; çağdaş teknolojinin imkânlarından yararlansa da ona asla teslim olmuyor.



Springs, özellikle bir doruk anına doğru kademeli yükselmeyi gerektiren parçalarda parlıyor. “I Put A Spell On You”da piyanonun o tanıdık ritmini ağır ağır kurarken gerilimi adım adım tırmandırıyor. Clarence Penn’in zillerinin iki kanala birden patlayarak yayıldığı o an, David Sanborn’un saksofon solosu devreye giriyor. Bu karanlık, yoğun ve güçlü yorum, sanatçının uygun bir müzikal ortamda neler ortaya koyabileceğine dair kusursuz bir örnek. Springs’in türsel beklentileri ters yüz edebilecek bir geleceğine dair de küçük bir ipucu belki.

Albümün daha sakin sularında dolaşan anlar bile asla sönük kalmıyor. “Pearls” ve “The Nearness of You”, yeterince derin bir iç kıpırtısı taşıyor. Özellikle ikincisinde Avishai Cohen’in hüzünlü trompeti, Springs’in boğazında solan notaların yarattığı o acı-tatlı duyguya ince bir fon oluşturuyor; sanatçı, her bir notayı adeta son damla duygu kalmayana dek sıkıp bırakıyor.


Albümün bir diğer bariz vokal zirvesi, Springs ile Norah Jones’un düeti “Angel Eyes”. Albüme adını veren “Women” listesinde yer alan Jones, burada Springs’i ne gölgede bırakıyor ne de onun altında kalıyor; Ella Fitzgerald’ın 1958’deki ünlü yorumundan daha derinlikli, daha olgun bir versiyon sunuyorlar. Bunun sebebi belki de modern kayıt teknolojisinin pürüzsüzlüğüdür, ancak asıl etki, Jones’un hafif mahzun yorumunun Springs’in olumlu, sıcak cümleleriyle kurduğu dengeden kaynaklanıyor.

Chris Potter’ın saksofonuyla renklenen “Gentle Rain” ve “Solitude” ile David Sanborn’lu önceki işbirliği, Springs’in yanında bir nefesli çalgı olduğunda nasıl da serpildiğini açıkça gösteriyor. Gelenek ya da beklenti baskısına kapılmadan sesini özgürce uzatıyor; üflemelilerin kattığı duygu yükü de her parçayı ayrı bir zerafetle süslüyor.


Modern çağda bir şarkıcının yalnızca sesinin güzelliğine hayran kalmak ne kadar da nadir oldu… Topluma sundukları kişilikler, sosyal tavırları, politik duruşları ya da yapay ses efektlerinin gölgesinde, onları sahneye taşıyan asıl sanatı fark edemez hâle geliyoruz. İnternet çağında şöhretten tamamen kaçınmak elbette imkânsız; ancak Kandace Springs, kendi güçlü yanlarına tutunmaktan ve sahiciliğinden ödün vermemekten yana görünüyor. Dikkatle takip edilesi ve albümleri edinilesi bir sanatçı bence...

Albümün belgesel videosu altta...



21 Şubat 2026 Cumartesi

Travis - The Man Who LP




1997’de İskoç dörtlü Travis ilk albümleri Good Feeling’i yayımladığında, 12 adet dosdoğru indie rock parçasından oluşan bu set eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmıştı. İki yıl ileri sarıyoruz ve grup ikinci albüm The Man Who ile çıkageliyor; bu kez Britanyalı eleştirmenlerin büyük kısmı ya soğuk yaklaştı ya da bazıları doğrudan acımasız bir tutum sergiledi. Buna karşın hayranlar albümü benimsedi ve Travis iyi sahne performanslarıyla kısa sürede evlere giren bir isim hâline geldi. 

İnternetin herkesin sesini duyurduğu bir mecra hâline gelmesinden önce, eleştirmenler neredeyse dokunulmazdı. Yazdıkları şey önemliydi; adeta kutsal metin sayılırdı. Bu durum da doğal olarak eleştirmenlerde birtakım önyargıların kök salmasına yol açıyordu. Eğer bir grup, eleştirmenin kafasındaki beklentileri karşılamazsa, sonuç kaçınılmaz olarak kötü bir inceleme oluyordu. Hatta bunu bir denklem gibi düşünebiliriz:


Bir grup rock ağırlıklı, yer yer marşvari bir albüm çıkarıyorsa, devam albümü daha da marşvari olmalıdır.

The Man Who, rock temelli marşlarla dolu bir albüm değil. Evet, akılda kalan şarkılar var; ama albüm boyunca hakim olan dingin, melankolik bir hava söz konusu. Doğal olarak, eleştirmenler Travis’ten ilk albümlerindeki o enerjik, yükselen anları çoğaltmalarını beklediklerinden, bu beklenti karşılanmayınca düşük puanlar vermişlerdi.

Neyse ki bugün artık bu tür saçma muhasebeler tamamen geçerli değil.

Her neyse… 27 yıl geçtikten sonra The Man Who’yu artık tüm önyargılardan arınmış şekilde dinlemek mümkün.


The Man Who hâlâ bir yana sapış albümü. Bir melankoli havası tüm parçaları sarıp sarmalasa da, grubun ilk albümde gösterdiği melodik sezgi burada da capcanlı. Radiohead’in yapımcısı Nigel Godrich’in prodüktör koltuğunda oturması da şarkılara beklenmedik bir derinlik katmış.

Single’ları hepimiz biliyoruz: “Writing to Reach You”, “Driftwood”, “Why Does It Always Rain on Me?” ve “Turn”… 1999–2000 arasında radyolarda adeta hüküm sürdüler. Tümü harika parçalar ama single olmayanlara baktığımda eleştirmenlere biraz hak veriyorum: “The Fear”, “Slide Show” ve “The Last of the Laughter” gayet iyi; “As You” ve “Luv” idare eder; “She’s So Strange” ise gerçekten kötü bir şarkı. Yani on parçadan yedisi hatırı sayılır bir seviyede. Bir de gizli parça “Blue Flashing Light” var; müzikal olarak grubun ilk albümünü andırıyor, sözleri ise daha karanlık ve albümün genel havasına uyuyor. Benim puanım 8.5: Albüm sağlam ama mükemmel değil; yer yer aksayan parçalar var. Sanırım benim görüşüm hayranlarla eleştirmenlerin arasında bir yerde duruyor.


The Man Who’nun ardından Travis durdurulamaz görünüyordu; Coldplay, Turin Brakes, Keane, Elbow ve Starsailor gibi yürekten çalan indie gruplar yükselişteyken Travis’in yanlış yapması zordu. Nitekim 2001’de yayımlanan üçüncü albüm The Invisible Band, The Man Who’daki tüm pürüzleri törpüleyen harika bir çalışma oldu. Derken The Strokes sahneye çıktı ve Travis’in popülerliği hızla düşmeye başladı. Yine de grup bugün hâlâ albüm yapıyor ve The Man Who’nun dokusunu yanlarında taşımaya devam ediyor.

Yani trajik bir hikâye değil ama benim gözümde Travis, kendi zamanının bir ürünü. “Why Does It Always Rain on Me?” muhtemelen 90’ların en iyi şarkıları listelerinde kendine yer bulacak.Çok ama çok iyi bir parça..


Bugün hala grubu dinliyorum ve yeni çalışmalarını takip ediyorum 90'lrın sonu, 2000 lerin başından bu yana takibe değer üç gruptan biri, diğer ikisi mi tabii ki Coldplay ve Keane...

31 Ocak 2026 Cumartesi

Diana Krall - Only Trust Your Heart


Diana Krall’la ve onun yeteneğiyle tanışmamı sağlayan, standartlara olan ilgimi yeniden alevlendiren albüm buydu.

Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Great American Songbook’un o zamansız şarkılarını seviyorsanız, bu albüm sizi muhakkak tatmin edecektir.

Krall o kayıt döneminde henüz genç bir müzisyendi; ama büyük eserlerin yorumlanışındaki ustalığına, arkasındaki eşsiz kadroyu da ekleyince ortaya incelenmeye değer bir çalışma çıkıyor. Basta Ray Brown (ve ayrıca Christian McBride), davulda ilham kaynaklarımdan biri olan Lewis Nash… Bu ritim bölümü gerçekten taş gibi sağlam. Buna bir de Stanley Turrentine’in o eşsiz, kadifemsi tenor saksofon tonunu eklediğinizde, karşınıza kusursuz bir dörtlü çıkıyor — özellikle de Turrentine’in o blues’a yaslanan tonu, albüme ayrı bir ruh katıyor.



Brown’ın Krall’ın kariyerinde önemli bir rol oynadığı bilindiğinden, bu albümün prodüksiyonuna da nasıl yön verdiğini insan ister istemez merak ediyor. Üstelik albümün, 13–16 Eylül 1994 tarihleri arasında, New York’taki Power Station stüdyolarında yalnızca üç günde kaydedilmiş olması gerçekten etkileyici. Krall’ın ilk albümü Stepping Out onun adını duyurmuştu, ama bu albüm — en azından benim açımdan — onun standartlara yeni bir soluk getiren bir yetenek olarak sağlam bir şekilde yerini aldığı çalışma oldu. Hatta bu albümden sonra geri gidip Stepping Out’u arayıp bulmak zorunda kalmıştım; dolayısıyla beni asıl “hayran” yapan albüm budur.

Plak formatı ki benim sahip olduğum çok güzel bir kayıda sahip. Zaten odyofiller bilir Diiana Krall her zaman güzel kayıtlar sunan bir caz sanatçısı.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...